Archive Page 2

Fırtınanın ardından aniden bastıran sağanak yağış, sevgilisinin tenini okşayan mahzun delikanlı gibi, yüreğini okşayaraktan toprağa deydiriveriyordu alyanak tebessümünü. Ve bu birden bana hatırlatıverdi ta ötelerdeki eskileri…
Köşeyi dönünce beş dakikalık yolum kalıyordu. Yağmurun hızlı hızlı gökyüzünden akışı, soğuğu yararaktan göğe yükselen sıcak koşuşturmaca ile karışırken o yoktu. Sadece ben ve pardesüm var olma mücadelesi veriyorduk çiseleyen yağmura inat yol alaraktan, bu bir tarafı saplantılı beton yığma caddede, -Nerdesin örümcek, yalnızım ve korkuyorum..
Ben geldim müdürüm, bizim örümceği görmeye.
Bu gün görüş verilmiyor.
Neden? Ben bunca yolu….
Geriye dönmek acı geliyor insana, ta yanıbaşından ürkerek… Duydum örümcek çıkmış içerden, ne bir haber nede bir iz. En yakın arkadaşının boynuna sıfır beş uçlu kalemi yalnışlıkla saplayıp ölümüne sebep olduktan sonra kendi kendinin ölüm projesine intahar aktörü olarak örümceği seçmişti Rıfat. Ah Örümcek nerdesin? Bir samimiyetin bedeli bu kadar ağır mı olmalıydı?
Yine yağmurlu bir gündü ve Rıfatın Recebi öldürdüğünü duyunca Rıfatlara koşmuştu. Merdivenleri uçarcasına çıkıp bir telaşla kapıyı yumruklamış ses gelmeyince de sol üst köşede unutuvermiş olduğu kapı ziline sağ işaret parmağını kaptırırken bir omuz hamlesiyle içeriye dalıvermişti. Aynı hızla yerde yatan Rıfat’ın yanına yığılıp kalmış, ıslak zemine tutturulmuş iki ucu açık elektrik kablosu ise gözleri kararmadan önce son gördüğü dünyalık meta olarak hafızasında kalmıştı.
Şimdi yedinci sınıf bir otelin iki metre karelik , tek yataklı bir odasında kafayı çekerekten unutmaya çalıştığı hayatı film şeridi gibi gözleri önüne gelmesiyle habire küçülen dünyası. kendisini usandırmış ve yorgun bedenini yatağın üzerine uzatıvermişti. Hayal meyal dışarıdan duyduğu toplu sözcükler ” rahmetlinin kimseye bir zararı dokunmazdı” bir cemaatin vaazı gibiydi bu kulaklarındaki dayanılması zor gürültü.
Kendisine gelip doğrulmak istiyor en azından yatağın içinde. Fakat kalkmaya gücünün yetemeyeceğini anlayınca bir daha koyuveriyor ağrıyan başını yastığa.
İkinci denemede üzerine kalkamadığı ayaklarının acısını duymak istiyor. Yere basmayalı bir hayli uzun zaman olmuş gibi. Örümcek yattığı yerden şöyle bir doğruluverip dışarıdaki cemaati göz ucuyla seyrettikten sonra yatağına dönme isteği artıyor her nedense. Yatağı yönündeki her adım kilometrelerce yol gibi uzaktan geliveriyor sanki. Bir an gözleri yataktaki yarım adam kalıbına takılıyor. Aman Allah’ım buradan kalkan adam yarım. yatağa uzanan insan kalıbı yarım duruyor. Bir an için elleri istemsizce ayaklarına gidiyor. Ve dizlerinin yokluğu ağrılarının yokluğundanmış meğer. Ürperiveriyor şimdi yeniden. Demek ki şu yarım adam benmişim. Baş ağrısı artmış ve bu seferde iki eli arasına aldığı başı isyan ederken olanı biteni düşünmeye çalıştığı sırada hissedemediği bir şeylerin varlığı yine beynini kemiriyor. Oda ne sağ işaret parmağı kendisi ne küsmüş herhalde bir memleket ziyaretine çıkmıştı. Parmağından iz-im yoktu. Yani en önemlisi parmağı yerinde yoktu.
Olaylar ağrıyan kafasın da yeni yeni şekillenmeye başlıyordu. Demek ki sağ işaret parmağını, elektriğe bağlanmış zile bırakıp içeri dalmış ve elektriğe kapılan Rıfat’la birlikte ayaklarını da kaybetmişti. Zavallı Rıfat, arkadaşının ölümüne sebebiyet verdiğini düşünerekten intihar etmek istemiş ve yine en yakın arkadaşını da bu olaya baş aktör seçmişti. Gözü yine dışarıdaki cemaate takılmıştı. Bu olamazdı, hele bu imkansızdı. Çığlıklar ses vermiyordu. En son kelimeler boğazına düğümlenip kalırken Rıfat’ın arkasından giden cenazenin kendisi olduğuna bir türlü inanamıyordu.



“Kıl Beni Ey Namaz”la namazın bizi doğru, duru, diri ve insan
kılmasının ruhunu hissedeceksiniz. Abdestin insanın zihnini ve
gönlünü nasıl kötülüklerden arındırdığına şahitlik edeceksiniz.
Ezanla namaza çağrının, anne çağırışı gibi sıcak olduğunu fark
edeceksiniz. Namaz vakitlerinin hayatımızı düzene koyduğunu keşfedeceksiniz.
Fatiha Suresinde nuh’un gemisinde “biz” olma
bilinciyle bütün kainatı kucaklamayı öğreneceksiniz. Tesbihâtla,
Rabbimize yakarışın en güzelini tesbih, hamd ve tekbir ışığında
yaşayacaksınız. Namaz sevgisini bir nefes gibi içinize çekeceksiniz.
Huşu’yu yakalayamadığınız anlar için namaza aşk ile bağlanmanın
yollarını bulacaksınız.

Ezanla namaza çağrının, anne çağırışı gibi sıcak olduğunu fark
edeceksiniz. Namaz vakitlerinin hayatımızı düzene koyduğunu
keşfedeceksiniz. Fatiha Suresinde nuh’un gemisinde “biz” olma
bilinciyle bütün kainatı kucaklamayı öğreneceksiniz. Tesbihâtla,
Rabbimize yakarışın en güzelini tesbih, hamd ve tekbir ışığında
yaşayacaksınız. Namaz sevgisini bir nefes gibi içinize çekeceksiniz.
Huşu’yu yakalayamadığınız anlar için namaza aşk ile bağlanmanın
yollarını bulacaksınız.

Senai Demirci
Timaş Yayınları

www.kitapyurdu.com'dan satın al


EŞREF SAATİ

Eşref saatimdi. Keyfim kaçmıştı. Yine derin düşüncelere dalmıştım. Sana dair. Seninle birkaç kelam edecektim. Yaşanan onca şey üzerine. Neden sormadığına dair. Seni anlamak için. Seni kuşanmak için. Seninle seni hissetmek için yürümek. İçimde kopan fırtınaları dindirecek, bir güç arıyordum. Fakat ne mümkün. Esen rüzgâr bile senden bir esame taşımıyordu. Taşıyamıyordu. Bilemediğim, belki de bilmek istemediğim, taşıyamadığım bir yük var sırtımda. Onu kendimle ebedi aleme taşımak istemiyordum. Emanet sabinindir düşüncesiyledir belki de. Ama sen buna rağmen varlık belirtisi göstermedin. Bense seni sana iade ediyorum. Vuslatımla baş başa kalmakta olsa bedeli. Ve ben köşeme çekilip, puromu yakıp, orta şekerli kahvemi yudumlayarak zamanın dinginliğine kendimi salıveriyorum.



ÜSKÜDAR’A GİDELİM

Geçenlerde annem, gözleri ışıl ışıl, heyecanla “Biliyor musun Gülçin, sonunda hayallerim gerçek oldu.” deyiverdi.

Hayaller sözünü duyunca, bir hoş oldum. Sonunda dedim içimden sonunda oldu işte! Nihayet, nihayet sülalemizin Selanik’teki gizemli zeytinlikleri, gizemli malı mülkü ufukta görünüyordu işte.

Gözümün önünden zeytinler akıp geçerken, annem ”Kumrular balkona yuva yaptılar.” deyiverdi.

“Ya, ne güzel!” diye karşılık verdim yapmacık bir ağızla. Ama annemin bunu fark edecek durumu yoktu- ki normalde hiçbir şey gözünden kaçmaz- yine aynı o tatlı heyecanı, coşkusu ile kumruları, o şahane yuvalarını anlatmaya koyuldu.

Sevincinden sanırsınız ki kumrular değil de Zümrüdüanka kuşu yuva yapıvermiş bizim balkona.

Balkonun önündeki bahçede, bir erik ağacı vardır ki yaz- kış seyrine doyum olmaz. İlk geldiğimiz zamanlarda, bu ağacın dalları bizim balkona ulaşmak üzereydi. Başkaları olsa, buna hemen müdahale eder. Anında haddini bildirirlerdi eriğin. Ancak bizimkiler yeşili, börtü böceği pek severler. O yüzden de kimsecikler dalına, tırnağına zarar vermedi eriğin. Haliyle sevildiğini anladı, şımardı ağaç da. Dalları balkonun her yanına sere serpe uzandı.

İşte kumrularda yuvayı bu ağacın bizim balkondaki dallarından birine kuruvermişler. Hâlbuki ağacın öte tarafında çok lüks olmasa da bir kuş evciği de vardır. Ama onu beğenmemişler.

Kumrular böylece balkona da annemin yüreğine de iyice bir yerleştiler. Yeni misafirlerimizle birlikte hayatımızda bazı değişiklikler oldu.

Annem, küçük muhtıralar uygulamaya başladı. Balkona girişleri yasakladı. Kumrular rahatsız edilmeyecek diye sık sık uyarılarda bulundu. Ki sırf bu yüzden bu sene ki lale soğanlarım da geç ekildi.

Kumruların gelişinden beri, sabahları bir hu’dur başlar bizim evde. Bitmez bir türlü. Annem kitapları ve radyosuyla arada iştirak eder. Günlerimiz böyle geçip giderken günün birinde annem sevincine sevinç katılmış bir şekilde karşıladı bizi. Sonunda beklenenlerde gelmişlerdi işte. İki minik yumurta vardı yuvada. İşimiz zorlaşmıştı. Daha dikkatli, daha titiz olmalıydık.

Hu’lar arasında günlerimiz akarken; kuşlar sayesinde pek çok şey öğrendik mesela erkek ve dişi nöbetleşe yuvada kalıyorlardı. Sonra sabrı, bağlılığı da gördük.

Gel zaman git zaman beklenen mutlu haberi de yine annem verdi. Ürkerler, huzurları bozulur diye perdeyi aralayarak bile bakmadık. Bir tek annem yaklaşıyordu yuvaya . Sularına ,yemlerine son derece ihtimam gösteriyor ,daha da titizleniyordu. Anne ile babanın yuvadan ayrıldığını gördükçe, evhamlanmaya da başladı. İki gün geçti geçmedi. Yavrulardan biri esrarengiz bir şekilde ortadan kayboldu. Nereye kaybolduğunu anlamak için bir detektif titizliğiyle çalışmalara girişildi. Balkonda gürültü patırtı çıkarmadan arama, tarama işlemleri yapıldı. Varsayımlar, teoriler birbirini kovaladı. Annemin canı sıkılmıştı. Ben iyi şeyler düşünelim ki başımıza iyi şeyler gelsin merkezli birkaç öneri sundum. Ama karşılık görmedi.

Derken kayıp yavrunun akıbetini yine annem vasıtasıyla acı bir şekilde öğrendik. Annem kuşları kontrol etmek için balkona çıkınca; bir de bakmış ki diğer yavru bir karganın ağzında.

Sonrası gözyaşı, acı ve kızgınlıkla geçen günler geceler oldu. Öyle ki günlerce karganın kara gölgesi evimizden kalkmadı.

Ben, her zamanki gibi hayatın gerçekleri ve bilimsel kavramlardan destek alan can sıkıcı önerilerimle annemi rahatlatmaya çalıştım. Ama çok şükür o da her zamanki gibi dediklerime hiç kulak asmadı. Kendi bildikleri ve hissetikleri ile yoluna devam etti. “Bu olay da da bir hikmet var payımıza düşen. Onu bulmalıyız.” deyip durdu.

Hatta bir ara ikimizin de pek sevdiği “İmparotorun Yolculuğu” belgeselindeki o dokunaklı sahneyi- genç ebeveynlerin bilgisizlikleri yüzünden yumurtaların donmasını- hatırlatarak, “Bu işler böyledir.” dedim. Ama yine o bildiğinden caymadı. İşin hakikatini de yine kendi becerisiyle kavradı.

İlginçtir, çocuklar yıllarca anne-babalarına benzememek için mücadele edip dururlar. Okurlar, yazarlar evlerini, şehirlerini terk ederler. Hatta bazıları bunda başarılı da olur.

Ben de böylesi bir yanılgıyla, yıllar geçirdim. Lafını esirgemeyen, bildiğini okuyan, akıl ve mantık çizgisinden ayrılmayan kadınlara hep imrendim. Hep böyle biri olmak istedim. Nispeten buna yaklaştığım zamanlarda oldu.

Geçen hafta duruşunu, halini pek beğendiğim, çalışmalarını, fikirlerini, sözlerini yakından takip ettiğim bir kadın yazarın yeni romanı çıktı. Ardından da röportajları yayınlandı arka arkaya. Açıkçası her biri daha da kararttı içimi.

Yazarda bir değişiklik yoktu aslında.

Aynı mantıklı cümleler, aynı afili tavır, aynı kendinden emin duruş. Ancak her röportajda laf dönüp dolaşıp kutsallara geldiğinde yazarın cümleleri kördüğümleşiyordu. Kısır, hiçbir yere açılmayan, umutsuz, acıklı bir dünyaya açılıyordu yazarın dünyası.

Harikulade bir tatlıyı hayal edin. Ve fakat bu tatlının şekeri olmasın. Peki şekersiz tatlı olur mu hiç? Tabii ki olmaz.

Yıllar sonra benim fark ettiğim de işte böyle bir şeydi. Yani, geçen hafta kocaman bir hayal kırıklığıydı bütün okuduklarım.

Artık iyice anladım ki o kadın yazar gibi gösterişli cümleler kurmaktansa, annem gibi bakmak istiyorum hayata. Annem gibi âlemin işaretlerle kaplı olduğunu, her an bunların bize bir şeyler söylediğine, kuşlar da dâhil bütün mahlûkatın kendi dillerince zikirlerini yaptığına inanmak daha mutlu, daha huzurlu ediyor beni. Hatta çocukken nenemin, şimdilerde de annemin bize anlattığı gibi kumruların Üsküdara gidelim. Üsküdar’a gidelim. Dediklerine inanmak bile hoşuma gidiyor.

Şimdilik durum böyle.

Kumru: Güvercinler takımından, güvercinden küçük, boz, gri renkli bir kuş (Streptopelia) TDK

Kumru gibi:
Kendi dünyalarına çekilmiş, sevecen. TDK.

Alemin Yaratılışı ve Hz. Muhammed’in Zuhuru: Annemin başucu kitabı. Kozmolojiye çok farklı bir bakış. Yazarı Üsküdar’da medfun Aziz Mahmut Hüdayi’dir

Aziz Mahmud Hüdayi’nin şöyle de güzel bir duası vardır.

“Sağlığımızda bizi, vefatımızdan sonra kabrimizi ziyaret edenler ve türbemizin önünden geçtiğinde Fatiha okuyanlar bizimdir. Bizi sevenler denizde boğulmasın ahir ömürlerinde fakirlik çekmesin, imanlarını kurtarmadıkça göçmesin.”

Güller Kitabı: Yine annemin kütüphanesinden bir kitap. Yazarı Beşir Ayvazoğlu. Gülleri, karanfilleri, sümbül,lale,süsen ve diğerlerini tanımak için birebir.

İmparotorun Yolculuğu: Luc Jacquet’in penguenlerin inanılmaz hikâyesini anlattığı belgeseli.

Konu ile ilgili bir ayet:

Göklerde ve yerde (iman etmek için) nice âyet (delil) vardır ki, onlar, (ibretle bakmayıp) ondan yüz çevirerek üstünden geçerler. Yusuf Sûresi -105

Feyzü’l Furkân Kur’an-ı Kerim Meali, Hasan Tahsin FEYİZLİ, Server İletişim



Kitap yaklaşım olarak böyle bir konuyu sıra dışı bir bakış açısı ile ele almaktadır. Eser çalışma olarak sahasında ilk olma özelliği taşımaktadır.Okuyucu açışında sürükleyici bir üslubun kullanıldığı kitapta, herkesin kendisine bir şeyler katacağı öğreticilikte olmakla beraber, bazıları içinde yaşadıkları deneyimlerin fotoğrafını çekme anlamında özenli bir çalışmadır.Bu tip klinik deneyimlerini toplumda birçok insanın yaşamasına rağmen, gündem yapmaya cesaret edemediği bu gerçekliği, yazar harikulade bir perspektifle gündeme taşımaktadır. Kitabın içerisindeki klinik deneyimler bizzat yaşanmış tecrübelerdir. Klinik deneyimleri yerli ve yabancı bireyler olmak üzere, farklı dinlerde ve kültürlerdeki insanların yaşadıkları deneyimleri, günümüz modern toplumu için önemli ipuçları vermektedir. Ölüm olgusu her zaman insanlık içinSE, farklı bir yerde durmuştur. Bazıları için korku, bitiş, endişe kaynağı, bazıları için bir başka yaşam diyarı olarak telakki edilmektedir. Ölümün vasat bir çizgisi yoktur. Herkes için aynı süreç işlemektedir. Ölüm ile insanoğlunun bu gel-giti arasında ince çizgi klinik deneyimi olsa gerek. Ölümü, modern insanın hayatının merkezinden uzaklaştıracağı bir gerçeklik olmaktan çıkarıp, insanların insani yönlerini keşfetmelerine yardımcı olarak, insani kimlik ve şahsiyet unsurlarının olması gereken mecrasına yerleştirmek için bir kapı aralayacaktır. Yazarın deneyim yaşayan insanlarla birebir görüşmelerinde, yaptığı değerlendirmeler ve yaşam koşulları boyutuyla ortaya çıkan hayat serüvenleri gerçekten ilginç ayrıntıların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bu boyutuyla yaşanılan deneyim ve sonrası, insanların hayatında sıra dışı dönüşümlerin yaşanmasında belirleyici rol oynamaktadır. Ayrıca yazar kitapta ilahi kökenli dinlerdeki ölüm tasavvuruna değinerek, okuyucuya zihinsel bir zemin de hazırlamaktadır.
ÖLÜMÜN ÖTESİNDE NE VAR ?
İBRAHİM KAPAKLIKAYA

Farklı Yayınları
İstanbul


Türkiye seçime giriyor farkında mısınız en ufak heyecan yok.Bunu havaların sıcaklığına bağlayanlar son derece yanılıyorlar.Çünkü vatandaşın hiçbir şeye inanacak hali kalmamış durumda Türkiyede siyaset üreten partilerin çoğu halkın sorunlarından çok uzak kendi ideolojilerini şirin göstermek peşinde .Vaatler almış başını gidiyor .Kimisi mazotu bir ytl ye indireceğini söylüyor kimisi genç kitleyi oy deposu olarak görüyor öss kalkacak diyor.Hayatının baharındaki gençlerin kalbi küt küt atıyor.Akıllarından şu soru geçiyor acaba kalkacak mı öss?Bunlara oy versem kurtulur muyum bu sıkıntıdan .Kimisi de bunlar hayal realist olun ben istikrarım istikrar gemisi senin için en iyisi diyor.Demokratikleşmeye vurgu yapan yok.Herkes “kendi demokrasisini” demokrasiymiş gibi gösteriyor.İnsan haklarını hepsi savunur görünürken ardından şöyle bir cümle gelir “amma,fakat”.
Bu ülkede işsizlik sorunu vardır,kalitesiz eğitim sorunu vardır,doktorların muayenehanelerine para vermeden gerçek manada tedavi olamayan milyonlar vardır.Kimsenin umursamadığı bir Baş örtüsü sorunu vardır.Meslek liselerinin öss’ye girişlerinde uygulanan kat sayı haksızlığı vardır.Son yirmi yılda Kamusal alan adı altında bir şey icat edilmiştir bu utanç verici ayrımcılıkdır. Terör birilerinin erkekçe nara atmasıyla ortadan kaldırılacak gibi görünmüyor.Dış politika alanında tek umut AB gibi gösterilmeye çalışılmaktadır.Büyük güç olmayı düşünmek bile hayal edilmemektedir.
Koca Türkiye Glasgow koma skalası *durumundadır.Bu durumdaki hastanın elindeki mührü
Kendi partsinin altında görmek huzuru getirmeyecektir.Radikal değişiklikler şarttır.Kimse bu seçimin sonucunu zafer gibi algılamasın.

* Glasgow koma skalası: konuşamama, emirleri yerine getirememe, çevre ile anlamlı ilişki kuramama, uzun süreli bilinsizlik



BEYAZ DÜŞLER

Gençlik dünyamız dipdiri bir koşuşturmadır yürüyoruz. Metrelerce uzunlukta, bir zincirin halkalarını anımsatan, kenetlenmiş yürekleri resmeden bir yürüyüş hali. Hep bir yürekten aynı şarkı söylenir. Bir tek beklentileri var. Renkleri farklı. Karakterleri benzeşmez.
Birlikte düşler kuruyorlar. Ortak özlemleri var. Yüzlerde içten bir tebessüm. Geleceği birlikte kuralım isterler. Birlikte ümit olalım derler.
Aynı sıralarda otururduk. Yağmur birlikte ıslatır bizi. Güneş birlikte aydınlatır bizi. Aynı araçları kullanırız. Yolları birlikte aşındırırız.
Aynı sofralara aynı duygularla kaşık sallarız. Birlikte pişirilen, yüreklerin ortak ısıttığı damlalarla ıslatırız kurumuş dudaklarımızı.
Bizde bu torağın mahsulüyüz. Aynı tarlalarda aynı harmanları hasatlarız. Bu ülkenin yürek tomurcuklarının gözüne duman gitsin istemeyiz. Bizi de anne yüreği yoğurdu. Bizi de baba emeği yetiştirdi. Sizden bize ihsan istemiyoruz. Sizden toleransta talep etmiyoruz. Sadece özgürlüğümüze gölge etmeyiniz.



İnsan, yaratılış sürecinde çeşitli sorunlara duçar olmuş bir varlıktır. İnsan varlık olarak çözümlenmesi güç bir yapıya sahiptir. Üzerinde en çok beyin fırtınası yapılan, maddi-manevi değerlerin, dengelerin anlam bulduğu en kritik eşikte her daim insan vardır. Geçmişten günümüze insanı değerlendirme kriterleri hep varolagelmiştir. Bu kriterler, sosyal, kültürel, etnisite, ideolojik, dini bağlamlar referans alınarak yapılmaktadır. Kişiler bu bağlamlar doğrultusunda şahsiyetlerini/kimliklerini oluşturur ve geliştirirler. İnsan hayatında, bu değerler sistemi doğrultusunda bir yaşam profili oluşturur. Hayatlarını bu düşünce iklimi ve sembollerinin etrafında şekillendirirler. Sosyopolitik tercihler, genelde bu değerler üzerine inşa edilir. Tabii olarak insanlar hayatın akışı içerisinde bu ayrıntılara çoğunlukla dikkat etmezler. İstisnai durumlar da; toplumsal olayların sürüklediği sinir uçları, dengelerin depreştiği zamanlar, hamaset duyguları sağduyuya galebe çalmaktadır. Serinkanlı zamanlarda bu tip tepkilerin kaybı-kazanımı tartışılıp, zamanın sayfaları arasına karışıp gider.

İnsan, ilişkiler arasında kaybolup giden bir yapıya sahip değildir. Aksine insan bütün ilişki ve iletişim biçimlerini belirleyen/tanımlayan/anlamlandıran bir yapıdadır. Sosyal hayatın akışı bu ilişki biçimini gerekli kılmaktadır. İnsan sosyal bir varlık olarak, gerek sivil organizasyonlarda, gerek resmi temsiliyetlerde, gerek düşünce üretim süreçlerinde, gerek kültürel hayatın doğal akışında kendilerini anlamlandırdıkları zeminlerde varlık gösterirler. Bu yapılardaki istikamet/istikrarlılık toplum nazarında, insanın dönüşümü açısından önemlidir. Bireyin kendisini konumlandırdığı yer, toplumla barışıklığı açısından son derece önemlidir. Toplumda istikameti belirli, sağlıklı dönüşümler geçiren, bilgi ve eyleminde toplumsal bütünlüğün mayasını taşıyan bireyler, her zaman toplum adına bir değer olarak görülür.

Gelişmekte olan toplumlarda -modernleşme sürecinde- insan farklı bir yere oturtulmaya çalışılmaktadır. İnsandan insana, toplumdan insana beklentiler; başarıya odaklı, üreten, birikimini yatırıma çeviren karakterdeki bireylerin ön plana çıkartılmak istemi ağır basmaktadır. Sosyal değer kodları referans olarak alınmayabiliyor. Popüler kültürün insan algısı bu bakış açısını onaylamaktadır. Bu anlayış ilk bakışta sempatik olarak gözükmektedir. Albenide görselliğin gücü ön plana çıkmaktadır.
Gelişmekte olan toplumları bekleyen en kritik/gizli tehdit insan kalitesinin kaybolmasında yatmaktadır. Birçok insanın ortak akılla mutabakat sağladığı nokta, insanın gerçekliğinde beklenilen derinlikten, ahlaki boyutta bir eylemsel duruşun sergilenememesidir. İnsan unsuru etik disiplinden bağımsız/kopuk bir yaşam modeli ile kendine varlık alanı açmaya/bulmaya gayret etmektedir.

Modernleşme algısının, bireyselleşmeyi tetiklediği sürecin zamana değin en büyük paradoksu insanın insani değerlerinin kaybolmasıdır. Toplumu bir arada tutan bütün değerlerin temeline adeta dinamit konulmuştur. En büyük kırılma noktalarından biriside küreselleşme olgusudur. Yeterli bir eğitim formasyonun da geçmeyen nesil, geçmişin kültürel mirasını idrak etmede son derece zorlanmakta/yetersiz kalmaktadır. Yetişkin kuşağın, tecrübe aktarımında çeşitli sosyopolitik duruşlardan dolayı, varlık gösterememesi toplumsal yapıyı dışa açık/kullanıma hazır pozisyona getirmiş durumdadır. Uluslararası kültür enformasyonunun, kültür-sanat ve yayın dünyasını etkin ve verimli kullanması, zihni bulanık/karamsar kitleleri istediği biçimde yönlendirme imkanına kavuşturmaktadır. Bireyden kitleye toplumsal yapı, kendi sosyokültürel düşünce disiplinine yeterli düzeyde sahip olmaması, toplum bekası açısından bir açmaz olarak görülebilir.

Bu bağlamda özelde gençliğin, kendini muhafaza edecek bir barınağı maalesef yok denecek duruma gelmiştir. Kültür şokunun açık bir şekilde hissedilmesi, gençliğin kendi kök değer sistemiyle barışık olmaması, aile bireylerinin özgürlük talebiyle bağların zayıflaması, gençliğin kendini kurgulayacak bir istikbal yörüngesi tespit edememesi, durumun ciddiyetini ortaya koymaya yetiyor.
Çünkü bu coğrafyanın insan idraki; aklı, değerleri, vicdanı, düşünce sistematiği itikad disiplini içerisinde hareket ederek, varoluş idrakini kuşanır. Yaşam politikasını, değerlerin ve vicdanın tasavvuru üzerine inşa eder. İnsan birlikteliğinin, kolektif paylaşımın, ortak değerlerin mutabakat zemini üzerinde yaşam alanı oluşturması, ortak medeniyet birikiminin tecrübesi sonucudur.
İnsan ve devlet aygıtının varlık sebebinde, insan değer olarak ön plandadır. İnsanın varlığı devletin istikbalidir.



Şafak Esintisi
Bir seher esintisinin, sinemi dövdüğü saatlerdi. Geçmişte kalan bir rehavetle gözlerim açıldı. Etrafta sakin bir ortam vardı. Ama kuşların muştu değerindeki birbirine karışan sesleri. Derenin şırıl şırıl akan suları. Sessizliği dağıtmaya yetti. Güneş henüz merhaba dememiş, an şafak vaktidir. Herkes birazdan gözlerini açarak, ertesinde yarım kalan üzüntülerine, sevinçlerine, sevdalarına kaldığı yerden devam diyecekti. Bense bütün bu girift duyguların içinde kendime bir diyar aramak ümidiyle etrafımı seyre dalmışım. Etrafımın dağınıklığı, güneşin birden bastırması, dalgınlık öncesi elimde düşen ünlü düşünüre ait düşünce suçlu kitabımın sayfaları dağılmış, bense bütün bunlara sitem eyleyerek benimle dünya arasındaki ilişkimi sağlayan gözlerimi, ufka dikerek zamana dair bir gezintiye dalmışım. Gözümün önünde bir film şeridi gibi geçti. Küllenmiş duygular. Sitem yemiş yürekler. Kelepçelenmiş ümitler. Bir an prangalara isyanımdı, çakılıp kaldığım yer.


Papatya, beni mahvetmek mi istiyorsun? Biliyorsun, en azından bilmelisin, bunun benim için bir önemi olmayacağını. Kendimi hesaba kattığımdan filan sormadım bunu.
Hem istediğin buysa, bütün isteğin, hedefin buysa rahat olabilirsin. Sana bir şey yoksa, zarar, ziyan dokunmayacaksa sana, ne gelecekse gelsin, ne gelebilirse. İsteğin, istediğin mahvolmamsa bile.
Senden korkuyorum; bütün korkum sen oldun şimdi. Zarar görmenden; taşlar misali yanıp gitmenden, yakıt olmandan bitmeyen karanlık, dipsiz alevlere. Kaldı ki en ufak bir ziyan gelirse sana ne yaparım, başıma ne gelir bilmiyorum; kesinlikle bilemem.
Lütfen dinle, bulutlara bakar gibi, dağlara, yıldızlara bakar gibi bak yüzüme ve dinle: Kendine bak; gözlerine bak aynada, üstüne, başına, eline, ayağına bak şöyle bir.
Dudaklarımın içini dişliyorum; bu günden beri ve birden bire; hiçbir şeye kızmayan ve bununla övünen ben nasılda çılgına döndüm. O an; kalkıp kaçtığım, sahneden, oyundan, eğlenceden kendimi dışarı fırlattığım an. Evet, o an yüreği, kalbi genişleten sözler olmasa ne olurdu halim!
Sen olunca, olanlar sana olunca, senden bile olsa sana olan fark etmiyor. Fark etmedi. Öyle görününce sen, seni bir kez öyle; kendini heba edercesine, sonsuzluğu tüketircesine, leş kargalarının, dünyanın, reklâmın, bayındır yalanın önüne çıkmış görünce.
Hayır, hayır bir kez daha sabredemem, dayanamam öylesine. Ve sen bir daha yapmayacaksın bunu. Kendine, bana ve ötekilere.
Kimse görmeyecek bir daha, kimseler göremeyecek, görmemeli. Yüzün dünyaya dönük durduğunda bile. Yalnız herkese bir iyilik, bir muştu vadeden sözlerin ve tarafların dışında.
Bir tek bu tarafın vardı zaten; bir tek bu yanınla vardın ta başından beri: Ne olduysa sonra oldu; sana, bana, hepimize. Yinede elimizde muştuya, bitimsiz aydınlığa giden işaretleri yakalamak.

Bana yardım et. Kendine bak, kendine bak, kendine…
mektuplar-36